www.radiozaza.de | ZaZa|Dimili |Kirmanc| Dersim| Varto|Xinis | Erzingan
  • top panel

    Pelga Radone zazay bena newe!

    Radio ZaZa Tv

    Radio Zaza, Kirmanc -Zaza müzik konseptiyle büyük bir kitleye sesleniyor.
    Radio Zaza klamanê mare wayir vecino dano Gosdayine Qimet dano ci.

    Radio Zaza Sinatkarênê Mare wayir vecino, dano Naskerdenê.

    Radio Zaza Zon u Kultur, Kamiya ma ser vindeno.Dano Naskêrdene wayir vecino kê wesiya xu biramu.

    Radio Zaza Verva qefcilu u "Pise Murdaru" vindeno vano kam kê ma beno keno tirk u khurr inu naletme keno!


     

Top Panel

   
   

 

 

 


38 öncesi Dêrsim bir sirdir

‘Gece Kelebegi’ romaniyla adini duyuran yazar Haydar Karatas’in ‘On Iki Dagin Sirri’ adli kitabi Iletisim Yayinlari’ndan çikiyor. Üçlemenin birinci cildi olan kitap, 38 öncesi Dêrsim’e odaklaniyor.

bannerIsviçre’nin Zürih kentinde yasayan yazar Haydar Karatas’i Gece Kelebegi romaniyla tanidik. 1938 sonrasinda 5 yasindaki kizi ile hayata tutunmaya çalisan bir kadinin mücadelesi üzerinden dönemi anlatan roman, bir üçlemenin ikinci kitabiydi. Karatas, simdi de birinci cildiyle okuyucuyla bulusuyor. ‘On Iki Dagin Sirri’ adli kitap ise, 1938 Dêrsim Soykirimi öncesi döneme odaklaniyor. „Tarif edilmesi zor bir Dêrsim var“ diyor yazar; göç ettirilmis Ermeniler, yeraltina siginmis kilise papazlari, Kizilbasligin basina buyruk halleri, göçebelikten yerlesiklige geçisin sancilari, asiretler arasi çeliskiler, zapt edilmesi zor Dêrsim’in isyankar hali... Gözleri intikam ve öfke dolu bir erkek dünyasi ve ulus devletlerin sekillenme yillari ile kaçinilmaz bir soykirim daha görünmektedir. „1938 öncesi Dêrsim’i bir sirdir“ diyen Karatas, romanin bu sir kapisini araladigini, böylece 38 Soykirimi’nin yasanan acilarin daha iyi anlasilacagini belirtiyor. Haydar Karatas ile ‘On Iki Dagin Sirri’ adli kitabini konustuk. Kitap, 6 Temmuz’da Iletisim Yayinlari’ndan çikiyor.

Üçlemenin birinci cildini bitirdiniz? Önce isminden baslayalim, neden „On Iki Dagin Sirri?“
Perperik-a Söe ya da Türkçe ismiyle Gece Kelebegi, büyük yikim sonrasi Dêrsim topragini anlatiyordu. „On Iki Dagin Sirri“ ise öncesi dönemi anlatmaktadir. 1938 öncesi Dêrsim’i bir sirdir. Gerek sözlü tarih çalismalari, gerekse yazili aktarim süreci, o öncesi döneme uzanamiyor. Tarihsel travma çok derin, bu duygusal algi, bu felaketin neden Dêrsim’in basina geldigini algilayamiyor. Bu roman, 38 öncesi Dêrsim’deki hayatin sir kapisini araliyor. Ismi oradan gelir. Perperik-a Söe’deki büyük aci, ancak bu roman okundugunda anlasilacaktir.

Biraz hazirlik döneminden bahseder misiniz?
Tarihi romanlarin hazirlik süreci epeyce zordur. Birincisi romanda esas olan bir dil bulmalisiniz, haydi oturup yazayim olmuyor. Edebiyatta esas sey üslupsa, tarihi roman yazan yazarin, o dönemin tarihsel bilgisini iyi bilmesi bir ise yaramaz, bunu bilmek bir disiplin isidir, tarih okumalari yaparsiniz. Ama sözkonusu romansa, o tarihsel dönem dilini nasil üreteceksiniz. Tarihi roman orada baslar. Gece Kelebegi’ni bir kiz çocugunun gözünden, anlati roman olarak yazdim, oysa burada çok sesli bir stili tercih etmek zorundaydim. Çünkü farkli kimlikler var. O zamanin Dêrsim insanini merak eden insanlar için, önemli bir giris roman diyorum ben buna. Ayaklanan bir insan ruhu görünür, insanlik saskin Dêrsim’de, cumhuriyetin ulusçu kadrolari, Dêrsim’de çagdisi gördükleri bir hayati bozguna ugratmistir, Dêrsimlilerin davranisi bir intihar adeta, dünya da onu çeken hiçbir zanaat, is, hayat yok. Toplu halde ölüme gidiyorlar. Romani yazarken dahi, bu gidise dur diyemedim, durmuyorlar. Zaten Dêrsim tarihimizde de hiç durmadi, haksizliklara sessiz kalamiyor, söyle bir geriye dönüp bakildiginda da görülür, bakarsiniz sosyalist bir nefer, hapislerde fedai direnisçi, Kürt savasinda en önde ölüme gider, ama bu insan ruhu tarihsel olarak nereden gelir. Örgütünde dahi isyan halinde olan bu insan tipleri, edebiyatimizda bir boslugu ifade ediyor.

1876-1936 yillari arasindaki Dêrsim’i anlatiyorsunuz. Okuyucularimiz için romanin içeriginden bahseder misiniz?
1938 büyük bir dram, bunu Gece Kelebegi romaninda anlatiyorum, ancak o dramin arka boyutu... Roman, Ermeni olaylari üzerinden henüz yirmi yil geçmisken, kurulan yeni cumhuriyetin bunu bir kez daha deneme arzusunun arka boyutlarini irdeliyor. 1938 perdesi aralandiginda, Dêrsim katliaminin Dêrsimlilerin çokça övündügü,“biz Ruslari kovduk Anadolu’dan“ söylemine kendilerini inandirmisken, ayni tarihlerde Dêrsimlilerle cephelerde tanisan Osmanli pasalarinin onlarin idam fermanini verdigi görülür. Yeraltina siginmis kilise papazlarindan, basina buyruk, zapt edilmesi zor Dêrsimlilerin isyankar halidir bu romanda sözkonusu olan.

Nasil bir Dêrsim ile karsi karsiyayiz? Inanç, yasam tarzi boyutuyla... Yeralti kiliselerinden, Kizilbasligin basina buyruk hallerinden bahsediyorsunuz...
Tarif edilmesi zor bir Dêrsim var, Ermeniler göç ettirilmis, geride bos topraklara kizilbaslar yerlesmis, haliyle yari gezginci, neredeyse bütün yaz daha yüksek dag yerlerine yaylalara çikan bu yari göçebe hayattan, yerlesik hayata geçisin sancilari görülür. Yari göçebe hayatin insan çeliskisi daha az, biriyle kavga mi ettiniz, göçünüzü alip baska bir daga gidiyorsunuz. Oysa yerlesik hayat öyle midir, kalici oldugunuz gibi ortaya çikan çeliski de kalicidir. Benim tahminime göre 1938 ile sonuçlanan büyük çatiskilarin insan tiplemesi, daha dogrusu acimasiz ikinci kusak kizilbaslar, ortaya çikan toprak çeliskisiyle bas edemiyorlar ve asiretler birbirine karsi hudutlar çiziyor. Bu hudutlar öyle siradan belirlemeler degil, örnegin Kalanlar Seyit Riza bölgesine geçemez, Seyit Riza bilmem Kirgan topragina; izinsiz birbirinin topragina basmanin cezasi epeyce de agir. Kendini bu iç kavgalara kaptirmis insanlari birbirine düsüren bir devlet var ortada. Devletin memurlari, sürekli asiretler arasi çeliski çikarmakla adeta görevliler. Ve tabii bütün bunlarin yaninda bir hayat var, Ermenilerin derin izleri hala varligini sürdürüyor. Yikilmis kiliseleri terk etmeyen Ermeni din adamlari, onlarin hala Ermeni kimligini sürdürme israrindan korkan Aleviler, ne yapacagini bilemez bir haldeler, büyük bir çikmazla yüzyüzeler. Kaçinilmaz bir katliam göz göre göre geliyor.

Ayni zamanda dünyanin da kaos ortaminda oldugu bir zaman (dünya savasi, ulus devletlere gidis, fasizm). Dünyanin bu hali nasil yansiyor kitaba.
Evet ulus devletler ve fasizmin sekillenme yillari, daha dogrusu artik modern ulus kendini tanimlamis, bu akli olusumun düsmanlari da bellidir. Kim bunlar denirse; uluslasma sürecini tamamlayamamis halklar, topraga dayali inançlar... Dêrsim’de bu iki bilesen bir arada, etnik kimlik olusumu daha zayif, dinsel inançlari topraga dayali, ziyaret kültü birlestirici tek öge. Modern ulus teorisi, etnik olarak kendini tanimlayamayanin yok edilmesi gerektigine kendini inandirmis zaten. Dêrsim kizilbasliliginda inaçsal yasam kültürü tek tanrili dinin de ötesine gidiyor, bir nevi put perestlik olarak tanimlanabilecek bu daga tasa inanma, modern ulusun aklina göre tamamen saçmalik, arkaik bir hayat. Bunlarin kendilerine direnmesini, yani kendileri gibi yasamamasini ‘haydutluk’ ve ‘barbarlik’ olarak görüyor. Bunlarin renk olarak yasamasi gerektigine inanmiyor, ulus denen ulvi kimlik bu alt kimliklerden kurtulmalidir inanci; o zamanki dünyanin ortak fikriyati. Dêrsim’de olanlari dönemin Komüntern’inden Avrupa ulus devletlerine kadar bir sessizik içerisinde kabul görmesinin sebebi aslinda tam da bu bakis açisi ile ilgilidir. Bu insan ruhunu tasavvur etmek lazim, bugün insanligimiz dogal hayata geri dönmekte, oysa o zamanlar, ottan, tastan medet uman çagdisi görülürdü. Insanligimiz aslinda dün yok etmeye çalistigina bugün aglamaktadir.

Gece Kelebegi’nden tanidigimiz kahramanlarla tarih yolculuguna çikiyoruz...
Gece Kelebegi romaninda geçen bütün isimler neredeyse bu romanda da geçer. Insanin içini burkan Bend yaylasinda ölülere sarilip yatan Ermeni bu anlatida, basli basina bir karakterdir. Tabii dönem farklidir, daha çok bir erkek dünyasi görülür. Oysa Perperik-a Söe’de, bu ‘erkek dünyasinin’ yikimi altinda yeniden hayati var eden kadinlarin yasami anlatilirdi. Burada erkekler görülür, vahsi gözleri intikam ve öfke dolu bir erkek dünyasi. Baslarina gelenler, geçtikleri yollar o zamanin Dêrsim’idir.

Bu kitapta da sözlü kültüre dayaniyorsunuz...
Benim roman kahramanlarim, bir sekilde hayatin kendisinden alinmislardir. Onlar vardirlar, anlatilmislardir. Benim yaptigim, duydugum, bildigim bu sesleri, yasadiklari tarihsel sürece dahil etmek. Roman eger tarihsel bir dönemi anlatiyorsa, gidasini esas olarak yasanmisliktan almak zorunda. Romandaki kisiler, resmi tarih arsivlerinde de vardir, sözlü anlatida da, ancak roman denen sey, bir kurgudur, bir tarihsel olay yasanmasa dahi, halk onu yasanmis kabul ediyor ve o psikolojik travmaya kendini inandirmissa, romanci o ruh halini vermekle mükelleftir. Tarih size ders verir, oysa roman hayattir.

Önce ikinci cildi yazdiniz, simdi birinci cildi, sirada üçüncü cilt var? Neden böyle bir yöntemi tercih ettiniz?
Bu roman serisi bir üçleme olarak düsünüldü. Yozgat cezaevi hücresinde basladim. Ancak o defterlerim gitti, biri bende kaldi, yeniden yazarken Gece Kelebegi’ne öncelik verdim, çünkü orada arka planda anlatilan annemdi, ölmeden hikayesini yazmak istedim. Bir vefa duygusu, 1930 dogumlu Dêrsimliler büyük felaketler yasadilar, kiyimdan sonra yetim büyüdüler. Inlediler bütün hayatlari boyunca, yasayanlari hala da inler gezer. Aci çekmis insanlar, vefa duygusu ve hatirlanmak isterler. Edebiyat, bir hatirlatmadir. Hatirlansinlar ister. Bu insanlarin her biri basli basina bir anlatidir.

‘Beni Çagiran Rüya’ ve ‘Ölü Kuslar’ adinda bitmis iki romaniniz var, onlar yayinlanacak mi?
Beni Çagiran Rüya’ya son seklini veriyorum. Dêrsim tartismalari çok canli ve insani ister istemez içine çekiyor. Siyasal gruplar, dernekler sizi yanlarinda görmek ister, bu romanlar daha farkli bir sessizligi dile getirirler.

Edebiyat suskunlugu bozar

Gece Kelebegi’nden beklediginiz etkiyi yarattigini düsünüyor musunuz?
Ben, batili okur cephesinde bilinmeyen bir boslugu yaziyorum. Dêrsim batili edebiyat okuru arasinda bir bosluktu. Devletin ideolojik ihtiyaçlarini karsilama kaygisiyla yazilan eserler vardi. Bu okurun kafasindaki bosluga hitap etmek epeyce zor. Bati Türkiye ile Dogu Türkiye’nin hikayesi epeyce farkli ve dünyamizin birbirine en yabanci diyari buralar. Devletin kendisine verdigi bilgiyi gerçek kabul etmis, Dogu Türkiye yani Kürt diyari, Kizilbas memleketleri öfkeliydi bu yabanciliga. Edebiyat okuru, politik metinleri de sevmez, kafasinin sesini dinler. Seçiminde özgürdür, ben bu okura, onlarin alisik olmadigi bir dünyadan seslendim ve gördüm ki, okurken agliyorlar, çirpiniyorlar. Sadece okur degil, edebiyatçilar da olumlu tepki verdi, roman üzerine üçyüzün üzerinde makale çikti. Murathan Mungan 24 yazari bir araya getirerek Bir Dêrsim Hikayesi’ni olusturdu, bu bosluga dogrudan müdahil oldu. Bu edebiyatimizda bir ilktir. Gece Kelebegi’nin etkisi, edebiyat okuru arasinda bekledigimden yüksek oldu, yazarini asan bir etkidir bu. Devletin haydut ve öldürülmeyi hak ediyor dedigi bu insanlara kucak açti, batili edebiyat okuru.

Türk edebiyati bu kucaklasmayi daha önce neden yapmadi, devletin çizdigi rotadan çikamadigindan mi?
On Iki Dagin Sirri’nda geçen roman kahramanlari, devletin kendilerini nasil susturdugunu yana yikila anlatirlar. Rejim onlari susturmak istiyordu, susturarak bir cumhuriyet kurmak, resmi ideolojinin yarattigi suskunlugu bozan en büyük sey, romandir elbet. Sinema, tiyatro, siir, romancinin karakter olusturmasiyla yol alir, ama romancimiz yazamiyordu, susturuluyordu, Dêrsim yazilacaksa, onu Türk ulus eksenli edebi sinirlar içinde ifsa etmek lazimdi. Bu romanda, 1937 öldürülen Diyap Aga’nin kardesi Cemsi Aga, Dervis Cemal ocagindan Pir Kasim’la aralarinda geçen bir konusma var, bu susturmayi iyi anlatir okuyayim size:
“Pirim bu Abdullah Pasa’yi sen kendin gördün, senin gibi bir adami dahi konusturmadi, agzini açmanla kükremesi bir oldu.”
Pir Kasim;
“Konusturmazlar” dedi, “onlar kimseyi konusturmazlar. Korkarim ki, sonra onlar konusmak istesin de, o zaman da is isten geçmis olsun, konusacak insan dahi bulamasinlar bu topraklarda. Aci ekmek kolaydir Cem Sah. O koca Osmanli, insani dinlemedigi için gelip Anadolu’ya sigindi. Bu genç cumhuriyet beni hapis hapis gezdirdi. Gittigim her hapishanede konusmak isteyen insan seli gördüm, dillerine kilitler vurulmus. Insan hükümet olunca, yüregi körelir, kulaklari sagir olur.”
Türkiye hükümetlerinin yürekleri kör, kulaklari sagirdi. Bugün o sinirda duruyor toplumumuz, yüz yillardir süren bu susturma, gelip tikanmistir. Su Kürt meselemize bakin, tam da bu degil midir, konusacak birini dahi bulamaz bir hale gelindi. Halkin konusmasina izin vermeyen bu zihniyet, kendi yasakladiginin tutsagi olmustur. Ben bu romanin insan karakterlerinin kendi kendilerine konusmasini bu sebeple çok anlamli bulurum. Devletlere ve hükümetlere seslenmezeler, insanliga, hala vicdan sahibi edebiyat okuruna seslenirler.

Yikilmis Dêrsim’e dönmenin büyük kederi

Üçüncü cildin karakterleri de hazir sanirim. Biraz ipucu verir misiniz? Onlar da gerçek karakterler mi olacak?
Üçüncü cildin pek çok kahramanini taniyorum, çocukluk yillarimin insanlari, sürgün sonrasi geri döndüklerinde, yikilmis Dêrsim’de neler gördüler. Murathan Mungan’in Bir Dêrsim Hikayesi öykü kitabina verdigim kisa hikayede, anlattigim Ali Kadir üçüncü cildin kahramanlarindan biri. Bu karakterler tek tek not edilmis. Kolay degil terk ettiginiz topraga geri dönmek. 1994 yilinda Dêrsim bosaltildi, yeniden insa dernekleri ve Dêrsim federasyonu gibi daha pek çok kurum, topragini terk etmis bu insanlari nasil geri götürecegiz diye tartisiyorlar. Üçüncü cilt, bir yikima geri dönmenin ne büyük keder oldugunu anlatiyor. Terk etmek kolaydir, ama geri dönmek, insan geriye döndügünde, biraktiklarinin hiçbirini bulamaz. Agaç dahi yok oluyor. 1938 sonrasi sürgünden dönenler, mezar tasi dahi bulamazlar. Buhar olmus bir insan ruhu vardir. Gözyasi ile büyütürler çocuklarini, onlar da daglara çikip isyan olur.

DENIZ BILGIN